PostHeaderIcon Uhud Savaşı

Arkadaşlar herkes okumuşsa da bir kez daha okuyalım. Çünkü gerçekten çok anlamlı.

UHUD

Ertesi sabah, Mescid-i Nebevî ’de sabah namazını kılıp otele geldik. Otobüsümüz ve Mehmet Hocam bizi bekliyordu. Arkadaşlarımız da hazır olunca Uhud’un yolunu tuttuk. Uhud savaşının yapıldığı yere gelince otobüsten inip, küçük bir tepeye çıktık.

Mehmet Hocam: “Arkadaşlar burası Uhud savaşının yapıldığı meydandır. Üzerinde bulunduğumuz bu tepe, Peygamberimizin savaşta okçuları yerleştirdiği tepedir. Arka taraftaki görünen dağ da Uhud dağıdır.” dedi ve devam etti.

Hicretin 3. yılında, Mekkeli müşriklerle yapılan savaşta şehit olan ashab-ı kiram’ın kabirlerini ziyaret etmek müstehabtır. Hz. Harun (a.s.)’un da kabrinin bulunduğu rivayet olunan Uhud dağını, Peygamberimiz çok sever. “Uhud bizi, biz de Uhud’u severiz. O, cennet kapılarından bir kapının üzerine asılacaktır.” buyurmuşlardır.

Rasul-u Ekrem, Uhud şehitleri anıldığı zaman: “Vallahi ashabımla birlikte ben de şehit olup, Uhud dağının bağrında gecelemeyi ne kadar isterdim!” buyurdu.[1] Uhud’a her gelişinde neş’elenir, bu neş’esi yüzünden okunurdu. Uhud şehitlerini ziyaretinde: “Esselamü Aleyküm bima sebertüm, fe niğme Ukbeddâr” sözleriyle selamlardı ve: “Yemin ederim ki: onlar, kıyamete kadar, selam veren kimsenin selamına, duasına ve ziyaretine mukabele ederler.”[2] buyurdu.

Hz. Fatıma annemiz, her hafta amcası Hz. Hamza’nın ve diğer şehitlerin kabirlerini ziyaret eder ve orada namaz kılardı.

Medine’ye gelen ziyaretçiler de Uhud’u ziyaret eder, buradaki şehitlerin ruhlarına Fatiha, Ayetel kürsi ve üç ihlas okuyarak hediye ederler, Allah’tan kendileri hakkında şefaatçi olmalarını dilerler.

Mehmet Hocam: “Yakup Hocam, Uhud savaşını da sizden dinleyebilir miyiz?” dedi.

Yakup Hocam: “Peki, sizin yanınızda zor olacak ama eksiğimizi tamamlarsınız.” dedi ve anlatmaya başladı.

UHUD SAVAŞI

Kureyş müşrikleri Bedir’de uğradıkları yenilginin acısını bir türlü unutamıyorlardı. Üstelik Şam tarafına gönderdikleri ticaret kervanları da Peygamberimizin gönderdiği küçük askeri birliklerle kıstırılıyor, mallarına el konuluyordu. Zaten Bedir hezimetinin acısıyla yanıp tutuşan müşriklerin Müslümanlara karşı kin ve husumeti artmış, intikam alma duyguları son safhaya ulaşmıştı.

Bedir’den gözü korkan müşrikler, bu sefer daha büyük bir ordu hazırlama kararında idiler.

Civar kabilelerden gelenlerin ve parayla kiralanan askerlerin de katılmasıyla şirk ordusu 3.000 kişiyi buldu. 700 zırhlı, 200 atlı 3000 de deve vardı.Askere moral vermek için orduya kadınlar da katılmıştı. Şirk ordusunun komutanı Ebû Süfyan’dı. Kadınlar da Bedir’de babası öldürülen Ebû Süfyan’ın karısı Hind’in kontrolü altında idi. Kureyş ordusu hazırlıklarını tamamlamış, Mekke’den yola çıkmıştı.

Mekke’den ayrılan kureyş ordusu Medine’ye ulaşmış Uhud dağının yakınlarında karargah kurmuştu. Medine’de ise; Peygamberimiz o gün gördüğü bir rüyayı ashabına anlattı.

“Ben kendimi sağlam bir zırh içinde gördüm. Kılıcım zülfikâr’ın ağzında ise bir gediğin açıldığını gördüm. Boğazlanmış bir sığır arkasından da bir koç gördüm.

Sağlam zırh, Medine’de kalmaya işarettir. Kılıcımın ağzında açılan gedik, yakınlarımdan birinin şehit olacağına, boğazlanmış sığır ashabından bir kısmının şehit edileceğine işarettir.

Onun arkasından gelen koç ise, askeri bir birliğe işarettir ki, inşallah Allah onları öldürecektir.”

Rasül-ü Ekrem Efendimiz, Ensar ve Muhacir’lerin ileri gelenlerini bir araya topladı. Kendileri ile bu hususta istişarede bulundu.

Peygamberimizin kanaati, Medine’yi bizzat içeriden müdafaa etmekti. Buna rağmen yine de Müslümanların kanaatlerini öğrenmek istiyordu. Ashabın ileri gelenlerinin pek çoğu Peygamber Efendimizin bu kanaatine iştirak etti. O ana kadar hiçbir toplantıya çağrılmayan münafıkların reisi Abdullah bin Ubey’de bu istişareye çağrılmıştı. O da Medine’de kalma fikrindeydi.

Ancak, Bedir gazasında bulunmayan kahraman ve genç sahabiler düşmanı Medine dışında karşılama arzusu taşıyor ve bu arzularında şiddetle ısrar ediyorlardı.

Efendimiz, ekseriyetin düşmanı Medine dışında karşı-lamak görüşünde olduğunu anlayınca, şehirden çıkıp muharebeyi açık arazide kabul etmeye karar verdi.

Günlerden Cuma idi. Efendimiz, Cuma namazını kıldırdıktan sonra Müslümanlara cihadın faziletlerinden, cihada nasıl hazırlanılması gerektiğinden bahsetti.

Efendimiz, ikindi namazını da cemaate kıldırdıktan sonra Hz.Ebû Bekir ve Hz.Ömer’le birlikte Hâne-i Saâdetine girdiler. Bu iki sahabî, Efendimizin hazırlanmasına yardımcı olacaktı.

Rasulullah Efendimiz, içeride zırhını giymek ve kılıcını kuşanmakla meşgulken, Sa’d bin Muaz ile Üseyd bin Hudayr dışarıda toplanmış bulunan sahabileri ikaz ederek şöyle dediler:

“Medine’den çıkmak istemediği halde, siz çıkmaları için Rasulullah’a ısrar edip durdunuz. Halbuki ona emir gökten iner. Siz bu işi ona bırakınız, onun istediğini yapınız.!”

Rasûl-ü Ekrem’in zırhını giymiş, kılıcını kuşanmış bir halde evinden çıktığını görünce:

“Ya Rasulallah! senin hoşlanmadığın şeyi biz de istemeyiz. Eğer Medine’de kalmak istiyorsan kalalım! Sana aykırı hareket edemeyiz” dediler.

Hz.Rasulullah’ın cevabı şu oldu:

“Bir Peygambere zırhını giydikten sonra, düşmanla çarpışmadan ve Allah onunla düşmanları arasında hükmünü vermeden zırhını sırtından çıkarmak yakışmaz.”

Hazırlanan Müslümanlar 1000 kişi civarında idi. Sayıca Kureyş ordusunun üçte biri kadardı. Sadece 100 zırhlı vardı. İslam ordusu şehirden çıkıp Şeyhayn tepelerine geldiği zaman, Efendimiz ordusunu bizzat teftişten geçirdi. Bu sırada 15 kadar küçük yaştaki çocuğu da geri çevirdi.

Fakat içlerinde küçük yaşta da olsa savaşmak isteyenler vardı. Henüz 14-15 yaşlarındaki gencecik bu sahabiler, ayaklarının ucuna basarak uzun görünmeye çalışıyor, büyük bir şevkle mücahidler safında savaşmak istiyorlardı. Şeyhayn da teftiş bitmiş, akşam vakti girmişti. Peygamberimiz akşam ve yatsı namazlarını ashabına kıldırdı. O gece Şeyhayn’da kalındı. Sabaha yakın Peygamber Efendimiz ordusuyla birlikte hareket etti. Uhud dağının eteklerinde karargahını kurdu.

İslam ordusu sabah namazını, müşriklerin gözü önünde eda ettiler. Peygamber Efendimiz, zırhının üzerine bir zırh, takkesinin üzerine de miğfer giydi. Peygamberimiz İslam ordusunu harp nizamına soktu. Ordu Uhud dağını arkasına almış, yüzünü Medine’ye doğru dönmüştü.

Savaşın seyrini etkileyebilecek, kritik bir yer olan Ayneyn tepesine, Abdullah bin Cübeyr’in komutasında elli okçu yerleştirdi ve şu talimatı verdi: “Düşmanların bizi mağlup ettiklerini, kuşların etlerimizi kapıştıklarını görseniz dahi, yardımımıza koşmayın, yerinizden ayrılmayınız”.

İki ordu artık karşı karşıyaydı.

Hz. Ömer ve kardeşi Zeyd o gün üzerlerine zırh giymemişler, şehitliği arzuluyorlardı. Müşrikler tarafından bilinmek ve tanınmak için, Hz. Hamza, deve kuşu kanadından, Hz. Ali, beyaz yünden, Zübeyr bin Avvam sarı bezden tuğ yapmışlar zırh giymemişlerdi.

O sabah Abdullah bin Cahş, Sa’d bin Ebî Vakkas’ı bir kenara çekmiş

- “Gel dua edelim.” demişti

Sa’d; “Yarabbi, karşıma büyük bir düşman çıkar, onunla savaşıp yeneyim ganimetlerini alayım.” diye dua etmişti.

Abdullah bin Cahş “Amin” dedikten sonra “Yarabbi, ben de büyük bir düşmanla karşılaşayım, onunla savaşıp şehit olayım, sonra o benim kulaklarımı ve burnumu kessin, sana kavuştuğumda: Ey Abdullah! Burnun, kulakların nerede diye sor. Ben de: Yarab! Senin ve Rasulunun yolunda kesildi, diyeyim. Sen de doğru söyledin diyerek beni tasdik et.” diye dua etmişti.

Sa’d bin Ebî Vakkas istemeye istemeye “Amin” demişti.

Enes bin Nadr, Bedir’e katılamamış “Şayet Allah beni müşriklerle bir harp meydanında karşılaştırırsa, siz yapacaklarımı görürsünüz diyor, fırsat kolluyordu. İşte Enes bin Nadr’da harp meydanında idi.

Peygamberimizin elinde bir kılıç vardı.

“Bu kılıcı benden kim alır?” diye sordu, birçok sahabi, “Ben Ya Rasulallah!” diyerek ellerini uzattılar. Kılıç almak isteyenler heyecanla bekliyorlardı. Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Zübeyr bin Avvam, Hz. Ali istemişse de Peygamberimiz vermediler. Peygamberimiz yine: “Hakkını vermek üzere, bu kılıcı benden kim alır?” diye sorunca.

Ebû Dücâne: Nedir onun hakkı Ya Rasulallah” diye sordu.

Efendimiz;“Eğilip bükülünceye, kafirlerin önünden kaçmadan, Allah sana zafer ya da şehitlik nasip edinceye kadar savaşmandır.” dedi.

Ebû Dücâne: “Dediklerinizi yerine getirmek üzere ben alıyorum” dedi ve Efendimiz kılıcı ona verdi.

Ebû Dücâne, korkusuz, çok cesur ve kahraman bir Medineliydi. Başına kırmızı bir sarık sardığı zaman onun ölüme gittiğini herkes bilir, kimse onunla karşılaşmak istemezdi. O yine ölüm sarığını başına sardı, zırh giymedi ve çalımlı çalımlı düşmana doğru yürüdü. Teke tek birkaç vuruşmadan sonra, iki tarafın da beklemeye tahammülü kalmamıştı. Çarpışma bir anda şimşek hızıyla başladı. Kılıç şakırtısı ok vınlaması, at kişnemesi, deve böğürmesi, insan çığlıkları ortalığı kapladı.

Müslümanlar arasında parola “Emit! Emit!” Yani Öldür! Öldür! idi. Ebû Dücâne, Hz. Hamza, Hz. Ali, Abdullah bin Cahş, Zübeyir bin Avvam gibi ölüm fedaileri düşman saflarına daldılar. Önüne gelenleri kesip biçiyor, sağa sola yöneliyor düşman saflarını yarıp yırtıyorlardı.

Hz. Hamza, elinde iki kılıç: “Ben Allah’ın arslanıyım.” diye döne döne kılıç sallıyordu. O gün şehit edilinceye kadar otuz bir müşriki tepelemişti. Müşrikler neye uğradıklarını anlayamadılar, korku ve dehşet çığlıklarıyla kaçmaya başladılar.

Savaşın ilk safhası Müslümanların lehine neticelendi. Düşman süratle harp yerinden uzaklaşırken, mücahitler de geride kalan ganimetleri toplamaya başladılar. Heyecan azalmış, Müslümanlar zafer neticesinde gevşemişlerdi. Ayneyn tepesindeki okçular, manzarayı seyrediyorlardı, kaçışan müşrikleri görünce görevlerinin sona erdiğini düşünerek, ganimetlerden mahrum kalmamak için aşağı indiler. Komutanları Abdullah bin Cubeyr’in bütün uyarılarına ve Efendimizin hatırlatmalarına rağmen geçiti terk edip ganimet toplamaya başladılar.

Bu durum karşısında ömrü boyunca hiç yenilmemiş, harp dahisi Halid bin Velid fırsat kolluyordu ki aradığını bulmuştu. İkiyüz atlı birliği ile Ayneyn tepesinin arkasından dolaştı, tepede kalan on kadar okçuyu da şehit ettikten sonra, İslam ordusuna arkadan saldırıya geçti. Halid bin Velid’in beklenmedik bu hücumu çok ani oldu. Kaçan müşrikler geriye döndü, arkadan atlı müşrikler saldırıya geçmişlerdi. İslam ordusu arada kalmış, her şey bir anda değişivermişti.

Bu karmaşada birbirini şehit eden mücahidler bile olmuştu. İslam ordusu toparlanamadı. Peygamber Efendimizin etrafında on onbeş kadar mücahid kalmıştı. Müşrikler Efendimizi kuşatmış, öldürmek istiyorlardı. Bir avuç mücahid müşriklerin oklarına, mızraklarına, kılıç darbelerine vücutlarını siper ederek Efendimizi korumaya çalışıyorlardı.

Peygamberimizin bir kılıç darbesi ile mübarek yanağı yarılmış, atılan bir taş dişini şehit etmiş, miğferi parçalanmış, iki halkası da yüzüne batmıştı. Ebû Ubeyde bin Cerrah, Efendimizin yüzüne batan halkaları dişleriyle sökerek çıkardı. Halkaları çıkarırken kendisinin de iki dişi kırılmıştı.

Bu arada Efendimiz kazılan bir çukura düştü. Talha bin Ubeydullah Efendimizi kucakladı, Hz. Ali elinden tutarak çukurdan çıkardılar. Müşrikler bir hamle daha yaptılar, Hz. Ali onları kılıcıyla püsküttü.

Ebû Dücâne sırtı ile Efendimizin önünde kalkan oldu, sırtına saplanan ok ve mızraklara rağmen hareket etmiyordu. Katade bin Nu’man, Peygamberimizin önünde, atılan okları karşılıyor, Efendimizin yüzüne doğru bir ok geldiğinde hemen başını o tarafa çeviriyordu. Son atılan oklardan biri gözüne isabet etmiş ve göz bebeği avucuna akmıştı. Atılan oklardan biri yine Efendimize geliyordu ki, Talha Bin Ubeydullah elini oka hedef tuttu, eli parçalandı. Aldığı kılıç darbelerinden baş ve gövde damarlarından biri kesildi, kan kaybından yere düşüp bayıldı Uhud’dan döndüklerinde vücudunda yetmişbeş yarası vardı. Başı yarılmış uyluk damarı kesilmiş, eli çolak olmuştu.

Peygamber Efendimiz Sa’d bin Ebi Vakkas’ı çağırttı ve onu önüne oturtup ok attırdı. “Allah’ım! bu senin okundur, onunla düşmanı vur” diyen Sa’d’ın duasına Efendimiz:

“Amin; babam, anam sana feda olsun. At! Ya, Sâd” diyordu.

Ayneyn tepesinin yakınlarında Hz. Hamza elinde iki kılıç sağa sola hamle yapıyor, önüne geleni tepeliyordu. Bir köle olan Vahşi, Hz. Hamza’yı şehit etme karşılığında hürriyete kavuşacağı vaa’di ile bu savaşa iştirak etmiş uygun zamanı bekliyor, bir kayanın arkasına saklanmış fırsat kolluyordu. Bir ara ayakları kayıp arka üstü yere düşen Hz. Hamza yerden doğrulurken, keskin nişancı olan Vahşî mızrağını fırlattı. Mızrak Hz. Hamza’nın böğründen girmiş, ucu mesanesinden dışarı çıkmıştı. Hz. Hamza hemen orada şehit oldu.

Hz. Ali, Ebû Dücâne, Sa’d bin Ebî Vakkas, Zübeyr bin Avvam, Hz.Ebû Bekir, Sa’d bin Muaz saldıran müşrik birliklerine dalıp kesip biçiyorlardı. Peygamberimizin sağ ve sol tarafında beyaz elbiseli iki kişi şiddetli bir şekilde savaşıyorlardı. Bunlar Cebrail ve Mikail (a.s.) idiler.[3]

Peygamberimizin yanından hiç ayrılmayanlardan birisi de Mus’ab bin Umeyr di. Sancak da kendisinde idi, derken bir kılıç darbesi ile sağ kolu kesildi.

- “Elhamdülillah! Rasulullah’ın sağ kolu kurtuldu!” diyordu.

Sancağı sol eline almıştı. Bir darbede sol kolunu kopardı.

- “Elhamdülillah! Rasulullah’ın sol kolu kurtuldu!” diyordu.

Arkadan bir mızrak darbesi sırtına, bir kılıç darbesi boynuna geldi. Yüzükoyun yere kapaklandı. Bozulmuş, dağılmış İslam ordusunda Rasulullah’a bir şey olursa, Onu o halde görmemenin, Efendimizi koruyamamanın, Ona sahip çıkamamanın utancından yüzünü saklamaya çalışıyordu. Mus’ab bin Umeyr cennete yelken açarken Efendimiz önünde çarpışan birine:

- “Hey, Mus’ab buraya gel, diye seslendiğinde, Mus’ab’ın suretine giren melek:

“Ben Mus’ab değilim.” demişti.

Mus’ab bin Umeyr kırk yaşlarında ve zırhını giyince Peygamberimize çok benzerdi. Müşrikler, Mus’ab’ı şehit edince Peygamberimizi öldürdüklerini zannederek: “Mu-hammed öldürüldü.” diyerek, sevinç çığlıkları atmaya başladılar. Mücahidlerin kolu kanadı kırıldı. Bu ikinci bir şoktu. İslam ordusunda geri çekilme ve panik başladı. Kimileri harp meydanını terk ediyor, mücahidler her tarafta Efendimizi araştırıyorlardı.

Ka’b bin Malik: “Ey Müslümanlar müjde! Rasulullah burada!” diye bağırdı.

Eliyle Efendimizin bulunduğu yeri işaret etti. Efendimiz düşman tarafından tespit edilmemek için Ka’b’a eliyle: “Sus sus!” diye işaret verdi.

Mücahidler hemen koşup Peygamberimizi koruma çemberine aldılar. Müşrikler de Efendimizin bulunduğu yeri tesbit etmişler oraya yönelmişlerdi. Sallanan kılıçlar, atılan mızraklar, uçuşan oklar hep Efendimizi hedef alıyordu. O gün Efendimize yetmiş kere kılıç vurulmuş, Allah (c.c.) hepsinde de korumuştu.[4]
Efendimiz, kendisini hedef alan, bir grup gözü dönmüşü göstererek:

- Bunlara karşı beni kim koruyacak deyince,

- Ben Ya Rasulallah diyerek Nesîbe (r.anha) ortaya atıldı. Nesîbe hatun kocası ve iki oğluyla Uhud’a gelmişti. Kocası ve oğulları müşriklerle savaşacak, kendisi de mücahidlere su verecek, yaralarını saracaktı. Lâkin gördüğü manzara dehşet verici idi. O, su vermek, yara sarmak için Uhud’a gelmişti; ama iş başa düşmüştü. Eline aldığı bir kılıçla Efendimizin önünde kılıç sallıyor, yaklaşanları biçip geçiyordu. Efendimizin önünde, sağında, solunda, onu korumaya çalışıyordu. On üç yerinden yaralanmıştı. En büyük yarası omzundaydı ve çok derindi. Efendimiz, hayretle Nesîbe (r.anha) ye bakıyor:

- Senin şu yaptığına kim dayanır, kim katlanabilir, diyordu.

Nesîbe Hatun: Ya Rasulallah dua et de, cennette sana komşu olalım, dedi. Efendimiz sırtından, kollarından, kanlar akan bu kadına dua etti:

- “Allah’ım cennette bunları bana komşu ve arkadaş eyle!” Bunu duyunca şerefli kadın:

- Artık kıyamete kadar önünde savaşabilirim, bu bana yeter, dedi.

Mücahitler de toparlanmış, Efendimizin yanındaydılar. Müşrikler artık yapacak bir şey kalmadığını anlayınca yavaş yavaş geri çekildiler. Efendimiz yaralıydı yorgundu. Uhud dağındaki kayalığa ve oradaki mağaraya yöneldiler. Üzerindeki zırhlar ağırlık yapıyor, yürümekte zorlanıyordu. Talha bin Ubeydullah Efendimizi sırtına aldı, kayalığa kadar taşıdı. Müşrik ordusu yavaş yavaş çekilirken, Ebû Süfyan kayalıklara yaklaştı.

- Müslümanlar arasında Muhammed (s.a.v.) var mı, diye seslendi. Üç kere tekrarladığı halde Efendimiz “cevap vermeyiniz.” buyurdu. Ebû Süfyan bu sefer:

- Aranızda Ebû Bekir var mı? diye sordu. Cevap verilmedi.

- Aranızda Ömer yok mu? sorusu da, cevapsız kalınca, Ebû Süfyan:

- Hepsi de öldürülmüş, sağ olsalardı cevap verirlerdi, diye söylendi. Hz. Ömer dayanamayıp:

- Yalan söylüyorsun, saydıklarının hepsi de sağdırlar, buradadırlar, diye bağırdı.

Hz. Ali, Efendimizin yüzündeki kanı yıkadı, başına su serpti. Kızı Fatıma akan kan durmayınca bir hasır parçası yakıp külünü yaraya bastırdı ve akan kan durdu.

Müşrik ordusu Uhud meydanını terk ettikten sonra, Efendimiz mücahidlerle birlikte savaş alanına indi. En güzide Sahabeler şehit olmuş yerde yatıyorlardı. Peygamberimiz şehitlerin arasında dolaşıyor, amcası Hz. Hamza’yı arıyordu. Hz. Hamza vadide; karnı yarılmış, cigeri çıkarılmış, burnu, kulakları kesilmiş cesedi parça parça edilmiş vaziyette yerde yatıyordu. Zor tanımışlardı.

Efendimiz amcasının başında durdu bir anda gözlerinden yaşlar boşaldı. Onu adeta göz yaşlarıyla yıkadı. Kız kardeşi Hz. Safiyye geldi, Hamza’yı görmek istiyordu.

Efendimiz müsaade etmedi. Kardeşinin bu haliyle görünmesini istemiyordu. Safiyye ısrar edince izin verdi. Hz.Fatıma da gelip başında ağlamaya başlayınca yürekler dayanamadı.

Cebrail (a.s.) gelip Hz. Hamza’nın göklerde “Allah ve Rasulünün arslanı! diye yazıldığını müjdeledi.

Herkes kendi şehidinin başına varıyordu. Enes bin Nadr sözünü tutmuştu. Vücudu delik deşik olmuş, 83 yerinden yaralanmıştı. Kız kardeşi gelip parmak uçlarından teşhis edinceye kadar onun kim olduğu bilinememişti.

Abdullah bin Cahş’ın yanına vardıklarında duasının kabul edildiğini gördüler. O da şehitler arasında, burnu kulağı kesilmiş Rabbına kavuşmuştu.

Hanzala b.Ebû Amir, savaşın ilk anlarında şehit olmuştu. Peygamberimiz: “Ben meleklerin, Hanzala’yı gök ve yer arasında, gümüş bir tepsi içinde yağmur suyu ile yıkadıklarını gördüm” demişti, yanına vardıklarında başından yağmur suları damlıyordu. Efendimiz adam gönderip durumu hanımından sordurdu. Hanımı “O gece düğün gecemizdi. Gusletmeye fırsat bulamadan, eline kılıcını alıp Uhud’a koşmuş, gusletmeyi unutmuştu” dedi.[5]

Sa’d İbn-i Rabî yaralıydı ve son anlarını yaşıyordu. Rasulullah selam göndermiş hatırını sordurmuştu. Yetmişten fazla yarası vardı, son sözleri ise: “Allah Rasulüne selam götürün. Uhud’un arkasından cennetin kokusunu duyuyorum. Kavmime söyleyin nefes alıp verdikleri sürece Allah Rasulüne bir şey olursa, Allah’ın huzurunda yakalarını kurtaramazlar.” oldu.[6]

Savaşın neticesinde 7’si muhacir, 63’ü ensar toplam 70 şehit verdik. Mücahidler cennete müşrikler cehenneme gittiler. Şehidler, Peygamberimizin emriyle silahları ve zırhları çıkartılarak, kanlı elbiseleriyle ikişer üçer beraber gömüldüler.[7]

Yakup Hocam konuşmasını bitirdiğinde, gözlerimizde yaş gönüllerimizde burukluk vardı. Sanki Uhud’u yeniden yaşamıştık.

Mehmet Hocam:

- Allah razı olsun, Uhud ancak bu kadar anlatılabilirdi. Ben de çok istifade ettim. Sadece iki ilavem olacak. Birincisi şu arka tarafta dağın eteklerinde bir kayalık var, o kayalıkta Uhud’un zor anlarında Efendimiz ashabıyla oraya çekilmiş, o kadar bunalmış, o kadar terlemişti ki mübarek vücut-larından çıkan terler kayalıktaki mağaraya dökülmüştü. O günden beri, O kaya oyuğu misk’ten daha güzel kok-maktadır. Orayı ziyaret edebilenler hâla o kokuyu hissedebiliyorlar. Ancak, Suudlular orasını ziyarete izin vermiyorlar.

İkincisi ise Abdullah bin Amr’ın kabri selin aktığı dere yatağının kenarındaydı. Sel kabirleri aşındırmış şehitlerin bedenleri dışarıdan görünür hale gelmişti. Kabrini başka bir yere nakletmek için başına geldiler.

Abdullah Uhud savaşında yüzünden yaralanmış ve eli yarasının üzerinde olduğu halde gömülmüştü. Eli yarasının üzerinden kaldırılınca kan akmaya başladı. Bunun üzerine eli tekrar yarası üzerine konuldu ve akan kan durdu.

Bu hadise Uhud savaşından 46 sene sonra yaşanmıştı.[8]

Yakup Hocam; Uhud şehitlerinin isimlerini de zikrederek, o ana kadar okunan yasinler, fatihalar ve ihlasların duasını yaptı.

ŞÜHEDÂ-İ UHUD

(Radıyallahu anhum ecmaîn)

1- Seyyidinâ Hamza bin Abdulmuttalib (r.a.)

2- Seyyidinâ Ebû Eymen (r.a.)

3- Seyyidinâ Ebû Hanne (r.a.)

4- Seyyidinâ Ebû Sufyan bin Hâris (r.a.)

5- Seyyidinâ Ebû Hubeyre bin Hâris (r.a.)

6- Seyyidinâ Enes bin Nadr (r.a.)

7- Seyyidinâ Uneys bin Katade (r.a.)

8- Seyyidinâ Evs bin Erkam (r.a.)

9- Seyyidinâ Evs bin Sâbit (r.a.)

10- Seyyidinâ İyas bin Adiyy (r.a.)

11- Seyyidinâ İyas bin Evs (r.a.)

12- Seyyidinâ Sabit bin Amr (r.a.)

13- Seyyidinâ Sabit bin Dahdâha (r.a.)

14- Seyyidinâ Sa’lebe bin Sa’d (r.a.)

15- Seyyidinâ Sakf bin Ferve (r.a.)

16- Seyyidinâ Haris bin Enes (r.a.)

17- Seyyidinâ Haris bin Evs (r.a.)

18- Seyyidinâ Haris bin Adiyy (r.a.)

19- Seyyidinâ Hubab bin Kayzî (r.a.)

20- Seyyidinâ Habîb bin Zeyd (r.a.)

21- Seyyidinâ Huseyl bin Cabir (r.a.)

22- Seyyidinâ Hanzala bin Amr (r.a.)

23- Seyyidinâ Hârice bin Zeyd (r.a.)

24- Seyyidinâ Hallâd bin Amr Cemuh (r.a.)

25- Seyyidinâ Ebû Sa’d Hayseme (r.a.)

26- Seyyidinâ Zekvan bin abdi Kays (r.a.)

27- Seyyidinâ Rifâa bin Amr (r.a.)

28- Seyyidinâ Subey’bin Hâtıb (r.a.)

29- Seyyidinâ Rifâa bin Vakş (r.a.)

30- Seyyidinâ Sa’d bin Rebi (r.a.)

31- Seyyidinâ Said bin Süveyd (r.a.)

32- Seyyidinâ Sehl bin Kays (r.a.)

33- Seyyidinâ Seleme bin Sabit (r.a.)

34- Seyyidinâ Süleym bin Haris (r.a.)

35- Seyyidinâ Süleym bin Amr (r.a.)

36- Seyyidinâ Şemmas bin Osman (r.a.)

37- Seyyidinâ Sayfi bin kayzi (r.a.)

38- Seyyidinâ Damre kays b. Salebe (r.a.)

39- Seyyidinâ Amr bin Mahled (r.a.)

40- Seyyidinâ Ubâde bin Hashas (r.a.)

41- Seyyidinâ Abbas bin Ubâde (r.a.)

42- Seyyidinâ Abbad bin Sehl (r.a.)

43- Seyyidinâ Abdullah bin CüBeyr (r.a.)

44- Seyyidinâ Abdullah bin Cahş (r.a.)

45- Seyyidinâ Abdullah bin Seleme (r.a.)

46- Seyyidinâ Abdullah bin Amr bin Haram (r.a.)

47- Seyyidinâ Abdullah bin Amr bin Vehb (r.a.)

48- Seyyidinâ Ubeyd bin Teyyihân (r.a.)

49- Seyyidinâ Ubeyd bin Muallâ (r.a.)

50- Seyyidinâ Utbe bin Rebî (r.a.)

51- Seyyidinâ Ziyad bin Seken (r.a.)

52- Seyyidinâ Amr bin İyas (r.a.)

53- Seyyidinâ Amr bin Sâbit (r.a.)

54- Seyyidinâ Amr bin Cemuh (r.a.)

55- Seyyidinâ Amr bin Kays (r.a.)

56- Seyyidinâ Amr bin Mutarrif (r.a.)

57- Seyyidinâ Amr bin Muâz (r.a.)

58- Seyyidinâ Antere Mevlâ Süleym (r.a.)

59- Seyyidinâ Kays bin Amr (r.a.)

60- Seyyidinâ Kays bin Muhalled (r.a.)

61- Seyyidinâ Keysan (r.a.)

62- Seyyidinâ Malik bin İyas (r.a.)

63- Seyyidinâ Malik bin Sinan (r.a.)

64- Seyyidinâ Malik bin Nümeyle (r.a.)

65- Seyyidinâ Mücezzer bin Ziyad (r.a.)

66- Seyyidinâ Mus’ab bin Umeyr (r.a.)

67- Seyyidinâ Nu’man bin Mâlik (r.a.)

68- Seyyidinâ Nu’man bin Abd-Amr (r.a.)

69- Seyyidinâ Nevfel bin Abdullah (r.a.)

70- Seyyidinâ Yezid bin Hâtib (r.a.)

Yapılan dualardan sonra duvarlarla çevrili Uhud şehitlerini ziyaret edip otobüsümüze binip, Kıbleteyn Mescidine doğru yola çıktık.

Kıbleteyn mescidine geldiğimizde otobüsten inip uygun bir yerde toplandık. Mehmet Hocam burası hakkında bilgi vermeye başladı.

Yorum Yap

:wink: :-| :-x :twisted: :) 8-O :( :roll: :-P :oops: :-o :mrgreen: :lol: :idea: :-D :evil: :cry: 8) :arrow: :-? :?: :!:


İçerik Ara
IQ Oranını Öğren - Sitene Ekle Para Kazan
Karikatür
Anket
Sizce Abiye Kuzu`nun en güzel repliği hangisi?
Son Durum
Kategoriler
Arşiv
İÇERİKÇİLER
Giriş Yap

YARIŞMADA SON DURUM - TEMMUZ 2010
Ayın İçerikçisi
1 çıktı Mert 22
2 çıktı repci 16
3 DUFFY DUCK 13
4 ecrin 13
5 çıktı emir 8
6 elyesa 2
7 badboys 2

Hap Bilgi : İçerik resimlerinin altındaki puanlama okları yardımıyla, 'iyi içerik' (+1) veya 'kötü içerik' (-1) şeklinde içeriklere puan verebilirsin.
ÖNEMLİ AÇIKLAMA

İçerikçi Arkadaşlar!

kikirdak.com'da artık üyelik sistemine geçmiş bulunmaktayız.

İçerik eklemek için üye oluyoruz daha sonra içerikleri eskisinden daha hızlı, kolay ve sorunsuz bir şekilde ekliyoruz. Tamam tamam tezahürata gerek yok :).

Bu konuyla ilgili değinmemiz gereken bir nokta var.

Nokta: Eski içerikçilerin kayıtları daha önceden yapılmış bulunuyor. O yüzden üye olmak isteyen eski içerikçilerimiz, yayıncı arkadaşımız elyesa ile görüşsünler.

İstatistiikii Bilgiler
SITEMAP